Bu hayatta kim olduğumuzun kararını biz veririz

Bu hayatta kim olduğumuzun kararını biz veririz
Bu hayatta kim olduğumuzun kararını biz veririz

Yani korkmayın gelin biz sizin için gereken görüşleri aldık diyorlar. Dolayısıyla da (masum!) NewYork’lular bilmedikleri için bu insan ırkının belki de bu dünyanın ilk insanlarının saf kanlarına sahip olan ataları olduğunu hiç düşünmeden, kendilerine sıradan bir Pazar eğlencesi bulmuş gibi hareket ediyorlar. Bir kafesin içinde Dohong adlı yavru bir orangutanla birbirlerine korkudan sarılmış oturan Benga’ya, tepki versin diye kemik atıyorlar. Benga da bu harekete bir yere kadar tepki vermeden dayanıyor dayanıyor dayanıyor sonra da bu davranışa ‘insani’ bir tepki gösterip bağırıyor. Çünkü Benga hayvan değil. Bir NewYork’lu da değil. Yalnızca onun önceden seçemediği bir ortam içerisine doğmuş, büyümüş, kendi doğruları ve yanlışları ekseninde yaşamını o güne kadar yaşamaya çalışmış bir insan. ‘Bana bunu neden yapıyorsunuz?’ sorusunu başka bir çaresi olmadığı için kendi dilinde söyleyen NewYork’a yabancı olan bir insan. Ama dilini anlamayan NewYork’lular tarafından kendi insani tepkisine insanlık dışı bir davranış gören bir insan. Tempo eşliğinde “Cannibal” (Yamyam !) yaftalamasını da haketmeyen bir insan. Bu tatsız başlayan hikayenin sonunda ne oluyor derseniz. Benga, serbest kalmasına kalıyor ancak bulduğu bir tabancayı kalbine doğrultarak tek celsede kendini bu dünya denilen oyundan dışarı çıkarıyor. Çünkü bu dünyada yaşamak için kendine bir sebep bulamıyor. 


-Reklamdır-

Şimdi bu hikayede gerçek zalim Benga’yı sergileyen midir, onu eğlenerek izleyenler midir yoksa olan biten karşısında tepki göstermesi gerektiğini bilip de tepkisiz kalanlar mıdır? diye sorsak işin içinden çıkamayız. O nedenle sanırım şu soruyu sormamız gerekiyor. Nasıl oldu da Benga serbest kalabildi? Cevap vereyim, James. H. Gordon isimli bir din adamının etrafında olan insanlara bir uyandırma çağrısı yaparak ‘insanın insana ettiği olacak şey mi..?’ diyerek insanlardan yardım istemesi ve bu çağrıyı duyan uyanmış bir grup insanın harekete geçmesi sayesinde. Tabi Benga’nın kafesten çıkarılması sağlanıp da ölmemesinin sağlanamaması bu noktada yıkıcı bir durum. Ancak Benga açısından da düşünüldüğünde, başında insan olarak getirilmediği, insanlara oyuncak edildiği New York’un göbeğinde kendisine tüm yaşatılanlardan sonra verilen insan kıyafetlerini üzerinde taşımak ve bir insan işinde çalışmak yerine kendisini insan gibi öldürmeyi ve bu dramı burada noktalamayı tercih etmesi belki de kendisine yapılanlara bir cevap olarak karşılanması gereken bir durum.  

Gerçekten de insanlar, tarih boyunca bir çok zalimlikle karşılaşmıştır ancak, toplumun her kesiminin, kendisine sunulan bu davranışı büyük bir memnuniyetle kabullenmesi, az rastlanan bir olaydır. İşte böyle durumlarda, toplumu sarsacak, insanlığını hatırlatacak kişilere ihtiyaç duyulur. Sanırım Benga’nın hikayesindeki James H. Gordon tam da böyle bir işlevi üstlenmiş ve insana yakışanı yapmıştır. 

Sanırım, bu hikayede hepimize tıpkı bir ilah gibi görünen, diğer insanların göremediğini gören, doğruyu haykırmaktan çekinmeyen, mücadeleden korkmayan ancak filmlerde rastlanabilen türden bir senaryonun gidişatını değiştirebilen James H. Gordon gibi kişiler bu dünyada olmasaydı medeniyetimizin gelişmesi bu seviyelere ulaşması imkansız olurdu. Ben bu tip ruhlara eski zaman şövalyesi diyorum. Kendi lehçelerinde, dilleri döndüğü biçimde insanlığın uyanışı için çaba sarf eden ve sürüden ayrılıp gerçekte bu dünyaya kim olmaya geldilerse onların peşine düşebilenler diyorum. Daha çok insanı uyandırmayı paraya, daha çok erdemi daha çok kibre, daha az denenmiş yolu daha çok denenmiş yola tercih edebilme cesaretini gösterebilen, insanlık onurunun gereğini yerine getirebilenler diyorum. Pek çok şeyi yapabilecekken yapmayıp, kafasının dikine gidip, bin karanlığa bir ışık yakmaya ömrünü adamış olanlar diyorum ve sözü bana bu tip hisleri uyandıran bir sanatçıya getiriyorum. Benga’nın dramında, insanlığın kurtarıcısı olan James H. Gordon’un kumaşına sahip olan bir Türk sanatçıya. Aydın Ayan’a. 

Kendisini bilenler aynı zamanda ressam, şair ve yazar olan Ayan’ın protest nitelikli resimler yapan bir ressam olduğunu bilirler. Kendisinin hiç durmadan nereden geliyoruz, neyiz ve nereye gidiyoruz sorgulamasını yaptığını ve kendisine sürekli niçin, kimin için, ne ve nasıl yapıyorum sorularını sorduğunu da bilirler. Böylece de yaşamın bir tanığı olabildiğine inandığını, en çok da kendi memleketinde yaşanan bir yaşamın tanığı olabildiğine inandığını bilirler. Çünkü Ayan, sanatçı denilen kimsenin sahip olduğu özel yeteneklerden ötürü topluma ve çevresindeki dünyaya borçlu olduğunu düşünen dolayısıyla da Brecht ve diğer yandaşları gibi ‘sanatın ve mesajın ayrılmazlığı’nda ısrar eden bir sanatçıdır. Oysa Ayan gibi sanatçılar isteseler, bu özel yetenekleri ile dağın tepesine tırmandıklarında, en özel köşeye yerleşebilecek ve hayatın keyfini çıkarabilecekken, gerçekleri göstermek adına, tıpkı mitolojide yer alan Sisyphost gibi sürekli dağdan aşağı yuvarlanmayı göze alabilen onurlu bir karaktere sahiptirler. Bu karakterde ısrar, çok ama çok zor olduğu için de onları ve yaptıklarını önemli kılar. Çünkü ömürleri boyunca yaptıkları eserlerde kendi hayatlarının özetini verebilecek bir öz nitelikle karşılaşırsınız. İşte Ayan’ın geçtiğimiz haftasonu Ankara’da açılan bugüne kadar ki tüm sanat kariyerine ilişkin resimlerinin içinde olduğu 45+1 yıllık retrospektif sergisinde o nedenle insanlar Ayan’ın neden tüm resimlerini 3 temel başlık altında toplayabilmiş olduğunu anlamışlardır. Çünkü Ayan ‘toplumsal gerçeklik’ ekseni üzerinden giden eserlerinde topluma, toplumun yaşamakta olduklarını tüm çıplaklığı ile anlatmayı seçmiştir. O nedenle sergiyi gezecekler, bu eserler arasında Kurtuluş Savaşımız’ın kaderini değiştiren Büyük Taarruza hazırlık tablosu karşısında durduklarında, Ay ışığı altında, Akşehir üzerinden, Afyon’a akan sıra sıra kağnıları görünce, o kağnıların içerisinde, Mustafa Kemal Paşa’nın Tekalif-i Milliye Emirleri ile, bu milletin askerini giydirmek için kefen bezini bozarak yaptığı çamaşırları, çorabı çarığı, erzağı, cephanesi, mermisi, tüfeği ile dolu olduğunu düşünerek, önünden uzun süre ayrılamıyacak ve bu millete bir kez daha hayran olup bu milletin bir ferdi olarak gurur duyacaklardır. 

Aydın Ayan’ın retrospektif sergisi sanatseverlerle buluştu

Unutmadan, Ayan’ın tüm resimlerinin konusunun toplandığı 3 temel başlığı neydi biliyor musunuz? 

‘İnsanın insana ettiği, insanın doğaya ettiği ve insanın hayvana ettiği’.

Ömrünü insana dair olan herşeye adamış olan bir sanatçının gözünden resmedilmiş olan ülkemizin yakın tarihi, 10 Kasım’a kadar Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde sizleri bekliyor. Tek diyeceğim şey şudur. Nereden geldiğinizi hatırlayın, tarihinize sahip çıkın ve hissetmeniz gerekenleri hissedin, pasınız silinsin. 

Bu Haberler de İlginizi Çekebilir

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir